Arıcılık Sorunları
Ülkemizde 1990-2004 yılları arasında yürütülen arıcılık politikaları sayesinde arıcı ve koloni sayıları artmış, bu artış üretime dönüşememiş, arıcıların gelirlerinin azalmasına neden olmuştur. Oysa emeği ve tüm yatırımı ile üretim sürecine katılan arıcıların yaşam standartlarının iyileştirilmesi devletin temel politikalarından olması gerekmektedir. Varolan yapı içinde arıcılıkta yeni istihdam olanaklarının yaratılması mümkün değildir. Zorlayıcı uygulamalar ve gıda güvenliği de kalite konularında olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Arıcılık işletmelerinin verimliliğinin artırılması ve sorunların çözümünü; insani çözümler, yapısal çözümler ve teknik çözümler şeklinde üç grupta toplamak olasıdır.İnsani çözüm konusunda örgütlenmeye önemli görevler düşmektedir. Bu konuda tarım sektöründe geçmişte yaşananlar, umut bağladığımız ‘Arıcı Birlikleri’ konusunda bizleri uyanık olmaya zorlamaktadır. Organizasyon yöneticilerinin yönlendirme yetenekleri, yönetme kapasiteleri ve insani ilişkilerle ilgili sorunların çözümüne yaklaşımları ile birlik içindeki üye ve çalışanların deneyim ve alışkanlıkları verimliliğin artırılmasına yönelik adımların sonuç vermesine izin verir nitelikte olmalıdır.
Türkiye arıcılığının bugünkü yapısı da geleceğe yönelik umutlarımızı azaltıcı niteliktedir. Türkiye arıcılığının yapısına ilişkin olarak pek çok nokta dikkate alınarak değerlendirme yapılabilse de sayısal değişim dikkate alınacak noktalardan ilkidir. Bu değişimi ve bunun ne ifade ettiğini açıkça ortaya koyabilmek için Türkiye diğer ülkelerle bir arada değerlendirilmelidir. FAO verileri kullanılarak dünya koloni varlığı içinde ülkelerin paylarına bakıldığında , 1960’lı yıllardan başlayarak ABD’nin dünya koloni varlığı içindeki payı, 1980’den sonra ise Çin, Rusya, Meksika, Kanada ve Avustralya’nın payları düşmüştür. Öte yandan 1980’den sonra koloni payları artmaya devam eden ülkelerden Arjantin’de verim artmış, Etiyopya, İran, Tanzanya gibi az gelişmiş ülkelerin koloni payları artarken verimlilikte bir artış söz konusu olmamıştır. Türkiye’de ise son on yılda koloni varlığı 1 milyon artarken verim 14-16 kg da kalmıştır.
Bu sayısal değerlendirmeden çıkarılacak en dikkate değer sonuç, son 50 yıllık süreçte koloni sayısının sürekli artması, koloni başına verimin ise ilkel kovan oranının azalmasıyla artan verimin son on yılda 15-16 kg düzeyinde kalmasıdır. Yarım yüzyıllık süreçte koloni sayısı 3 milyon artarken arıların yararlandığı orman alanları 5 milyon ha, çayır mera alanları ise 16 milyon ha azalmış, ülke topraklarının % 70’i erozyonla karşı karşıya kalmıştır. Tarım alanlarında pestisit kullanımının denetimsiz ve zamansız yapılması da bal arılarının nektar kaynaklarını azaltmıştır. Bu durum son yıllarda hem koloni verimlerinde azalmaya hem de gezgin arıcılığın daha yoğun yapılmasına neden olmuştur. Türkiye’de işsizlik sorununun çözümüne katkı sağlama aracı olarak görülmesinin ve arıcı türetilmesinin de bu tablonun ortaya çıkmasında önemli payı vardır. Ne yazık ki örgütlenme çabalarının yoğunlaştığı şu günlerde benzer anlayışın birlik yöneticilerinde de egemen olduğu izlenmektedir.
Birlik yöneticileri de arıcı sayısının artmasının arıcılık sektörüne güç katacağı inancındadır. Oysa tam aksine Arıcılar Birliği ve kamunun ilgili hizmet birimlerinin destekleme politikalarını gözden geçirerek seçici davranması, tüm arıcılık işletmelerinin desteklenmesi yerine geçimini arıcılıktan sağlayan optimum büyüklükteki arıcılara destek verilmesi, arıcılığa özendirici olunmaması, yeni başlamak isteyenlere bilgi, beceri konularında belirli nitelikleri taşıma zorunluluğu getirilmesi gibi koloni sayısını azaltıcı yönde çözümler üretilmesi zorunludur.
Genel bir değerlendirme ile Türkiye’de kolonilerin verimleri düşüktür. Bir başka deyişle gösterilen çabalara karşın bal verimi tatmin edici düzeyde yükseltilememiştir. Verim düşüklüğünün nedenlerini doğru saptamadan yeni yollar aramak yarar sağlamayacaktır. O halde yapılması gereken deneyimlerden yararlanarak etkili olabilecek önlemleri almak ve uygulamaktır. Bunun için de öncelikle ilgili kamuoyunun bu konuda fikir birliği sağlaması gerekir. Yoksa her uygulamanın savunucuları ve karşı olanları varlığını koruyacak, gerçek çözümlere ulaşmak için daha fazla zaman, emek ve para harcamaya devam edilecektir.
Türkiye arıcılığında teknik anlamda ve verimi artırmaya yönelik çabalar;
a. çevreyi iyileştirmeye yönelik çabalar
b. genotipi iyileştirmeye yönelik çabalar
c. ürün çeşitlendirme, pazarlama, örgütlenme,
olmak üzere üç grupta incelenebilir.
Oysa bu süreçte en fazla dikkat ve ağırlık koloni yönetimini iyileştirme çalışmalarına verilmiştir. Koloni yönetiminde öncelik ise çerçeveli kovan kullanımı başta olmak üzere temel petek, bal süzme makinesi ve ana arı ızgarası kullanımının yaygınlaşması ve oğul önleme, ana arı üretimi ve kullanımına yönelik yayım ve eğitim çalışmalarına verilmiştir. Bunlara ek olarak varroa parazitinin ülkede görüldüğü 70’li yılların sonunda bu zararlıya karşı topyekun mücadeleye yönelik çalışmalar uygulamaya sokulmuştur. Ancak çevre koşullarını iyileştirme çabaları koloni yönetimiyle sınırlı kalmış, nektar ve polen kaynaklarında meydana gelen olumsuzluklara karşı kolonileri daha fazla gezdirmekten başka çözüm bulunamamıştır.
Arıcılık gerek bal arılarının yaşam biçimi gerekse ürünlerinin hammaddelerinin doğrudan doğadan toplanmaları nedeniyle doğaya en bağımlı hayvancılık faaliyetidir. Modern arıcılıkta verim artışı başta iklim, bitki örtüsü ve dağılımı gibi doğal koşulların elverişli olması, çağdaş üretim yöntemleri, teknolojinin kullanımı ve genotipin iyileştirilmesi yoluyla gerçekleşebilir. Kaba bir değerlendirme ile koloniler arasında bal verimi bakımından ortaya çıkan farkların % 85’i çevre koşullarının, % 15’i ise genotipin farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Ancak, doğadaki nektar ve polen kaynaklarından yararlananlar yine arıların kendileridir. Doğadan yararlanma derecesi de arı kolonisinin kimi kalıtsal özelliklerine bağlıdır. Bunlar arasında ana arının yumurtlama düzeyi, işçi arıların nektar, polen, propolis toplama ve yavru yetiştirme etkinliği, oğul verme eğilimi, hastalık ve zararlılara direnç, savunma davranışları gibi özellikleri sayılabilir.
Genotipi iyileştirme çalışması kolonilerin ana arılarını genç ana arılar ile değiştirmekten ve var olanı korumaktan çok daha kapsamlı bir uğraştır. Bal arıları biyolojileri gereği diğer çiftlik hayvanlarından farklılıklar göstermektedir. Ülkemizde bugüne dek genotipin iyileştirilmesi adına yapılanlar ne yazık ki ana arı yetiştiriciliğinden öteye gidememiştir. Bunda ülkede yürütülen arıcılık biçiminin de katkısı büyüktür. Arıcılarımız, bir üretim sezonu içinde Ege ya da Akdeniz Bölgesi’nden başlayarak Orta ve Doğu Anadolu’dan tekrar Ege Bölgesi’ne gelerek pamuk ve çam alanlarından yararlanmayı planlamaktadırlar. Birbirinden çok farklı yörelerin tümünde tatmin edici sonuçlar veren genotipin oluşturulması olanağı yoktur. Tüm bunlara karşın genotipi iyileştirme çabaları sonucu iyileşen genotipin kendini ifade edebileceği çevre koşulları oluşturulmalıdır. “İyi genotipler iyi çevreler ister” ilkesi hep akılda tutulmalıdır.
Bugün bal verimini artırmak için genç ana arı kullanımının yaygınlaşmasına çalışılmakta ve ana arı üretimi teşvik edilmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi bu arı ıslahına yönelik bir çaba sayılamaz. Böyle düşünülse bile üretim azlığı sorununun tek boyutu ile ele alındığı genotip ile üretimin diğer unsurlarının aralarındaki ilişki ve Türkiye’nin arıcılık pratiği göz ardı edilerek izlenecek yol çözüm olmayacaktır. Bu anlayışı sürdürme çabaları sorunun daha da büyümesine ve çözümün gecikmesine yol açacaktır.
Arıcılık Sorunları


